Antika

KALBİMİN DİLİ

Her insanın içine kapandığı, kabuğuna çekildiği bir dönem olur. Elbette benim de oldu. Sıkıldım, bunaldım bazen de üretkenliğimin artık bittiğini düşündüm.
Hayat benim için yalnızca siyah ve beyazdan ibaretti. Diğer renkler kayıp mı olmuştu, bir köşeye mi saklanmıştı o zaman henüz bunun ayrımını yapamıyordum. Bu kasvetli bir ruh hali değildi… Kendimi toplumdan soyutlanmış hissetmedim, tamamen kendi seçimimdi. Bilerek isteyerek girdim bu yola… Belki bir dönüşümün ilk adımıydı bu… Bu durumu kelimelere dökmem gerekirse daha çok öze dönüş, ruhumu keşfetme ve içimdeki beni bulma yolculuğu diyebilirim. Evet, evet aynen bu şekilde tarif edebilirim. 

    Yolculuğumda bana yol gösteren şeyin sanat olduğunu söylesem şaşırır mısınız? Sanat insan yaşamının her alanına ışık tutan, geleceği aydınlatan ve nesiller arası yaşanmış anıları da aktaran olağanüstü bir güçtür benim hayatımda. İnsanlığın tarihine ışık tutan mağara resimleri bilmeyeniniz yoktur! İşte bunlar aktarımın en yalın halidir. Bu gelişim sürecimin herhangi bir bölümünde – süreç hiç bitmez hayat boyu devam eder yeter ki bir kez bu yola ilk adımınızı atın-  yol gösterici olarak sanatı seçtim. Özellikle resim çalışmalarında farklı bakış açılarına sahip çalışmalar yaptım. 

     Çalışmalarıma kendi atölyemde başladım. Aklınıza gelebilecek her şeyi gözlemledim. Bulutlardan şekillerden çıkardım. Kelebeklerin kanat çırpışlarını izledim. Bir tırtılın kıvrımlarındaki uyumu keşfettim. Doğanın renklerini, insan ruhunun renklerini ve ressamların tuvallerindeki iç çatışmalarını gözlemledim. İnsana baktım. Sonra hayvanlara… Şehir hayatı köy hayatı derken gözlemlerin içinde kayboldum.  Eğer sanat dalı olarak resim ile ilgileniyorsanız, Güneş’ in doğuşu ve batışı gibi sıradan bir olay bile size ilham kaynağı olabilir. Resimde seçenek çoktur. Önemli olan bu seçenekleri nasıl yorumladığınızdır. 

     Gezmeyi, görmeyi ve öğrenmeyi çok severim. Araştırmacı bir ruhum yoktur ama “Çok yaşayan mı çok gezen mi bilir?” Sorusuna elbette gezen derim. Çünkü yaşam ancak farklı şeyler keşfetmeye başladığınızda anlamlanır. 

     Resim tutkumun başlangıcında seyahatlerimden faydalandım. Bir “Seyahat” konsepti oluşturdum. Kırık dökük çıtalarımı kendi ellerimde onardım ve tuvaller yaptım. Bu atölyede her şeyin yalın ve sadece olmasını istediğim için asla abartıya kaçmadım. Gösterişli olanın görünen değil, keşfedilen olmasını istedim. Önce gezdiğim yerlerden küçük ayrıntılar çizerek başladım. Örneğin bir kır kahvesindeki yarım kalan su bardağı… Önce o bardak oldum, daha sonra içindeki yarım kalan su oldum, ardından da yere döküldüm ve kayboldum. Rüzgâr beni savurdu, yağmura karıştım… Bir kısmım kirlendi bir kısmım temiz kaldı… Yani anlatmak istediğim o suyun ve bardağın başına gelebilecek her şeyi hissetmeye çalıştım. Onu tutan parmaklar nasıldı? Yaşlı mıydı yoksa genç miydi? Belki de yarısını kimse içmemiş sıcaktan buharlaşmıştı… Bütün bunları neden mi yaptım? Çünkü bir şeyi çizebilmek için onu bütün benliğinizle hissetmeniz gerekir. Ancak o zaman nesnelerin evrimini tamamlandığın düşünürüm ben! Evrimini tamamlayan bir nesne olmuştur ve başka ruhlara ve beyinlere geçmeye hazırdır… 

      

Küçükken bir şey kırdığımda korkup üzülürdüm ve hatta parçaları saklardım. Babaannem bunu fark etmiş olacak ki bana bir gün: “Yavrum üzülme nasıl insanların bir vakti varsa, eşyaların da vardır. Zamanı geldiğinde kırılıp giderler.” Demişti. İşte o günden beri ruhumu özgür bıraktım. Bu özgürlük elbette çizimlerime de yansıdı. 

    Belirli bir kalıba girmedim hiç! Seyahatlerimden çıkardığım küçük ayrıntılar zamanla büyüdüler. Su bardağının yanını masa, masanın yanını sandalyeler, insanlar, köy halkı, şehir, araba sesleri ve trafik ışıkları aldı… Sonra duygular kendine yer buldu resimlerimde. Kullandığım renkler değişti. Karışsalar bile anlamlı olmaya başladılar. Olmuştu artık, sonunda hayatın içine girmiştim. Tuvallerimde yalnızca ben değil, hayat da vardı. Yanlış yapmaktan ve kırıp dökmekten korkmadım. 
Çok tuval israf ettim açık konuşayım… Birkaç hafta öncesine kadar çalışmalarımı asla tek tuvalde tamamlayamıyordum. 
Eşyaların bir zamanı olduğunu hiç unutmadım. Dökülüp saçılan boyalarıma, kırılan tuvallerime de küsmedim. Zamanla o hayatın biraz da benim elimde olduğunu düşünmeye başladım. İlk hatada kestirip atmak yerine sanat ile tamir etmeyi öğrendim. İnanır mısınız? Bu çizimlerime farklı bakış açıları yükledi. Başladığım düşünce aynıydı, istediğimi anlatmıştım. Ama tuvalimdeki yorum aklımdakinden daha güzeldi. Hatta şahaneydi… Bir sanat eseriydi… Benim eserimdi… Şimdi onlara isim verebiliyorum. Hepsi benim kalbimin diliydi… kalbimden çıkmış, beynimde şekillenmiş ve ellerimde can bulmuştu. 

    Daha sonra sığındığım kalıplardan da kurtuldum. Gezip gördüğüm yerleri, yani somut olanı çizmek yerine soyuta yöneldim. Hayalimdeki yerleri, ütopyamı çizdim. Ütopik karakterler yarattım. Çoğu masal kahramanıydı benim için, masalın yazarı ben olduğumdan hepsiyle aramda inanılmaz bir bağ vardı. 

     Kübizm de beni etkileyen akımlar arasındaydı. Geometrik şekillerden bir resim oluşturmak mı? Rüya gibi… Tıpkı insan gibi… Paramparça ama aslında bir bütün… Birbirine hiç benzemeyen bir sürü organımız var ama hepsi uyum içinde çalışıyor. Yerleri belli, görevleri belli… Tıpkı kübizm gibi bütünü oluşturan farklı şekillerde parçalarımız var bizim… İnanabiliyor musunuz? İnanmak güç olmasa gerek çünkü ne derler bilirsiniz: “ Sanat aslında hayattır.” 

      Sürekli tarzlar arası geçişler yaptım. Tiyatro sanatına ve sahne dekoruna bile dokundum. Her ebatta her renkte kâğıdın üzerine bir şeyler yansıtmak için uğraştım… 

    Sonra ne mi oldu? Hani sığındığım kabuk vardı ya, ona sadece sığınmadığımı aynı zamanda kabuk değiştirdiğimi de fark ettim. Renklerin nerede olduğunu o zaman bilmiyordum yazmıştım ilk paragrafımda. Meğer renkler içimdeymiş. O renklerin hepsi benmişim! Hayatımmış… Anılarım, geçmişim, geleceğim, çocukluğum ve ailemmiş… 

     İşte bu benim öze dönüş hikayem… Gördünüz mü sanat neler başarıyor? Şu an üretkenliğim artarak devam ediyor. Toplumla iç içeyim. Beslendiğim şey hayatken, yaşanmışlıklarken nasıl toplumun dışında kalabilirim ki zaten? Hikayem sanatın güzelliğiyle sürüp gidiyor. Sanattan, özellikle resimden kopmayı hiç düşünmüyorum. Koşturmaca, iş güç, hayat telaşı derken şu ucu kırık tuvalin bile beni ne kadar mutlu ettiğini anlayamazsınız… Anlamak için sanata bir köşesinden giriş yapmanız gerekiyor. Hadi ne duruyorsunuz? Etrafınıza bakın, keşfedilecek çok şey var. Sizin sanatınız belki bir kuşun kanat çırpışında ya da bir dans müziğinde, belki de alnınıza düşen o bir tutam saçınızın dalgasında saklıdır. Ama emin olun ruhunuzun bir yerinde sizi bekliyordur… Kalbinizi dile getirmeye ne dersiniz? Ama şunu bilin ki, eğer bir kez konuşursa hiç susmayacak… Sanatla kalın, hoşça kalın…